Como’da Bir İtalyan Masalı

Benim için İtalya’nın yeri bir başka. Birçok ülke görmeme rağmen kendimi en iyi hissettiğim yer, bu ülkenin birbirinden güzel şehirleri. Kendimi bulmamda bana çok fazla şey kattığı için bu kadar seviyorum belki de İtalya’yı. Özgür olduğumu en çok hissettiren, fotoğraf karelerime ve yazılarıma ilham kaynağı olan ülke…

Şehirleri, kasabaları, köyleri, sokakları kısacası her köşesinde ayrı bir detay yakalayabileceğiniz bu ülke, uzun bir süre benim rotamdan çıkmayacak gibi görünüyor. Her bir şehir kendi özelinde o kadar güzel ki, hepsini bir yazıya sığdırmam imkansız. O yüzden ilk olarak, geçtiğimiz yaz gittiğimiz Milano ve Como’yu anlatmaya başlıyorum.

BRERA

Milano, biraz önyargı ile baktığım, klasik İtalya şehirlerinden farklı, daha çok modaya yön veren ve fotografik olarak beni çok da tatmin etmeyeceğini düşündüğüm bir şehirdi. Ne kadar yanılmışım. Bu kadar sevebileceğimi düşünsem çok daha önceden giderdim. Her ne kadar fazla vakit geçiremesem de buraya bir daha gelmek için çok sebebim var. Bu sebeplerin başında ne yazık ki bizi kaldığımız gün boyunca eve hapseden sağanak yağış, diğeri ise çok yakın mesafede yer alan Como Gölü.

Sağanak diyorum, çünkü ülkem sıcaklarla boğuşurken, Milano sağanak yağışın etkisi altındaydı.  Üstelik hava durumu raporu hiç de iç açıcı değildi. Hava tahminleri kalacağımız süre boyunca sürekli olarak yağmur yağacağını söylüyordu ve gerçekten de öyle oldu. Yağmurda ıslanmak güzeldir, özellikle yaz yağmuru bir başkadır ama gideceğiniz yeri bilmiyorsanız, üstelik bir de elinizde valizler, sırtınızda çantanız varsa inanın pek de keyifli bir hâli kalmıyor.

Milano’da Nerede Kalınır?

Genelde kalabalık seyahat ettiğimizden, konaklama tercihimizi Airnbnb’den yana kullanıyoruz. Hem daha ekonomik oluyor hem de konum olarak şehir merkezinde ev kiralayabiliyoruz. Bu sefer de tercihimiz, Airbnb oldu ve inanılmaz bir dekorasyonla döşenmiş çok ama çok keyifli bir evde konakladık.  İtiraf etmeliyim ki, evin tasarımı fazla değişikti. Üst kata, evin içerisinde yer alan asansörle çıkabiliyorsunuz. Odaların tamamı orada bulunuyor. Ayrıca üst kattaki sokak kapısı, direkt banyoya açılıyor:) Konum ve tasarım olarak değerlendirirsem evin fiyatı çok çok iyiydi.  Beş kişi, iki gece için toplam 1.350 TRY ödedik. Eğer Milano’ya tekrar gidersem kesinlikle yine orada kalırım. https://www.airbnb.com.tr/rooms/13871473 linkinden evin detaylarını görebilirsiniz.

Milano’da Nerede Yenir?

Milano’daki sağanak yağmur, hazırladığım tüm restoran ve bar alternatiflerini hiçe saymamıza neden olmuştu. Üstelik en iyi “risotto” yapan restoranları, en iyi “aperativo” mekânlarını göremeden Milano’dan ayrılmak üzücüydü. Açıkça söyleyeyim Milano o kadar da merak ettiğim bir yer değildi ancak şehrin simgesi hâline gelmiş risotto Milanese’yi yemeyi çok istemiştim. Bunun için de iki tane yerel adres bulmuştum: Biri okuduğum birçok blogda yazılana göre şehrin en iyi risottocusu “Trattoria da Abele Temperanza”, diğeri ise bizim tercih ettiğimiz ama onların bizi tercih etmediği, “Risottocon Osso Buco” ile meşhur “Ratana”. Sanırım turistleri pek sevmiyorlar. Bizi içeri almamak için baya çabaladılar. Biz de o sağanak yağmur altında yakın civarda bulduğumuz bir restorana oturmak durumunda kaldık. “Ratana”ya girmeniz konusunda size söz veremem, o yüzden bence siz şehrin en iyi risottocusunu seçin.

Ertesi gün hava yüzünü güneşe dönmüşken, bari kahvaltıda gol yemeyelim diyerek “Botega Caffe Cacao”nun yolunu tuttuk. Burası küçük, şirin, tipik bir kahvaltı mekânı… Kahvaltıdan neyi kastettiğimi biliyorsunuz; kruvasan&kahve…  Sanırım bütün kremalı kruvasanlarını biz bitirdik:) O lezzeti hâlâ unutamıyorum.  Yanında içtiğim americano ise, bu zamana kadar içtiğim en aromatik kahveydi. Bu ikiliyi mutlaka deneyin derim.

Yemek olarak fazla bir şey deneyimleyemediğim için size de çok fazla öneri bırakamıyorum.  Ama bir bonusum var, o da “Luini”. Şu an gözlerimden kalpler çıkararak yazıyorum bu mekânı, inanın:) Duomo ile Galleria Emanuele Vittoria arasında kalan sokakta, önünde uzuuun bir kuyruğun olduğu enfes bir pişi satan yer burası. Farklı birçok çeşide sahip bu pişiler tam bir sokak lezzeti. Sanırım, kendisi Milano’da yediğim en güzel şeydi:)

Milano’da Kısıtlı Zamanda Gezilecek Yerler

Milano’dan çok Como’yu gezmek istediğimizden ve de çok kısıtlı bir zamanımız olduğumuzdan, göremediğimiz çok fazla yer oldu. O yüzden bu bölümle ilgili buraya kısa kısa notlar bırakıp Como’yu anlatmaya başlayacağım.

1) Botega Caffe Cacao’da şahane bir kahvaltı yaptıktan sonra, Brera’ya geçtik. Konsept mağazaların olduğu, sokaklarında kaybolmak isteyeceğiniz Brera, açık farkla benim favorim oldu.

2) Milano’da ikinci sevdiğim yer ise şehrin göbeğinde yer alan Sempione Parkı. Yeşilin binbir tonunu görebileceğiniz, sabahları yürüyüş yapabileceğiniz, bisikletinizle keyifli bir tur atabileceğiniz, hatta kitabınızı alıp doğaya kendinizi bırakabileceğiniz bu park, bence Milano için önemli bir değer. Parkın yakınlarında bulunan, Rönesans mimarisine sahip Sforzesco Şatosu, oldukça fotojenik kareler yakalamanızı sağlayacaktır.

3) Galleria Emanuele Vittoria ve Duomo di Milan, zaten görülmesi gereken, Milano için simgeleşmiş yapılar. Vaktimiz kısıtlı olduğu için Duomo’yu gezemedik ama Galleria Emanuele Vittoria’nın içerisinde yer alan Terrazza Aperol’de görkemli Duomo’ya karşı, klâsik bir İtalyan lezzeti olan Aperol içtik. O manzara bile bize fazlasıyla yetti. Navigli ve kanal boyunca dizilmiş mekânları görememek son derece üzücü olsa da, tekrar Milano’ya gelmek için sebeplerimiz birikti:)

Şimdi gelelim, beni mutluluktan dört köşe yapan Como Gölü’ne!

Milano’dan Como’ya Nasıl Gidilir?

Como’ya gitmenin birçok farklı yolu var; ister arabayla, isterseniz Milano merkez istasyonundan hızlı trenle San Giovanni istasyonuna,  isterseniz de Milano Cadorna İstasyonu’ndan “regional” trenle Como Nord İstasyonu’na gidişi seçebilirsiniz. Tercih tamamen size kalmış. Como Gölü gerçekten büyük bir göl ama sanılanın aksine İtalya’daki en büyük göl değil. Etrafı birçok şirin kasabayla çevrili bu göl üzerinde, önce bir iki kasaba görüp, daha sonra Como’ya geçmek isterseniz güzergâhınız, bizimki gibi Milano Merkez İstasyonu- Varenna Esino durağı olsun. 6,70 Euro’ya alacağınız tren bileti ile bir saatte Varenna’ya varıyorsunuz.  Üstelik durağa yaklaştıkça karşılaşacağınız manzara, “İyi ki bu yolu tercih etmişiz!” dedirtecek cinsten oluyor, benden söylemesi.

Burayla ilgili araştırma yaparken çok heyecanlanmıştım. Kasabalar, beni zaten hep heyecanlandırır, sanırım ruhum oralara ait… Varenna’yı görünce bunu daha da derinden hissettim. Şu an yazıyı yazarken bile, içime çektiğim temiz hava kokusu hâlâ benimle.  Yaklaşık iki saatte gezip bitirebileceğiniz bu kasabaya biz ancak bir saat ayırabildik; dolayısıyla not aldığım yerlerin tamamını göremedik. Ancak o havayı solumak ve buraya bir daha geleceğimi hayal etmek o an beni fazlasıyla mutlu etmişti. Passerella (lover’s walk) –Türkçe’ye çevirirsek de Aşıklar Yolu– olarak adlandırılan kırmızı bir köprüden geçerek, gölün kenarında sabahın ilk ışıklarında kahvaltı etmek, sizi ne kadar mutlu eder bilemem ama ben böyle küçük detaylara aşık biriyim. Kahvaltı harika olmasa da, o manzara her şeyi unutturur insana. Zaten göl kenarında oturabileceğiniz birkaç cafe var. Bunlardan en meşhuru Nilus Bar. Biz erken gittiğimiz için, burası kapalıydı. Bu yüzden açık olan Caffe Varenna’ya oturduk.  Zamanımız kısıtlı olduğundan hızlıca kahvaltı ettikten sonra kasabayı dolaşmaya başladık.

Varenna’da görülecek belli başlı yerler; Villa Monastero, Piazza S. Giorgia Meydanı ve kaybolmalık ara sokaklar:) Biz bir sonraki durağımız olan Bellagio Kasabası’na gideceğimiz için sokaklarda fazla kaybolamadık. Birkaç güzel fotoğrafla 7,10 Euro’ya aldığımız biletle, feribota binip Bellagio’nun yolunu tuttuk. Varenna’ya veda ederken geride kalan manzara ise hâlâ aklımda.  Kırmızının ve sarının baskın olduğu renk cümbüşü ve ciğerlerime doldurduğum temiz hava, Varenna’dan bana küçük bir hatıra…

 

Bellagio, Varenna’ya göre biraz daha büyük ve kalabalık. Ama bende uyandırdığı mutluluk hissi, Varenna ile eş değer. Her köşesi sempatik bu kasabada mutlaka ama mutlaka görmeniz gereken bir yer var:  The Gardens of Villa Melzi.  Girişi 6 Euro olan bu devasa bahçe, kesinlikle “iyi ki”lerimden biri oldu. Como’ya geçmemiz gerektiği için vaktimiz oldukça dardı. Ya kasabayı gezecektim, ya da bahçeyi. Her türlü ikisinden birinde aklım kalacaktı ama ben tercihimi bu botanik bahçesinden yana kullandım ve inanılmaz hislerle dolu bir saat geçirdim. Yeşilin tonlarından adeta büyülenmiş, doğaya hapsolmuş gibiydim. Vapura yetişme telaşıyla, koşa koşa oradan ayrılırken, içimi kaplayan müthiş bir huzurla hem bahçeye hem de kasabaya veda ettim.

Vapur demişken, eğer yaz aylarında bu kasabalara gidecekseniz, Bellagio’ya ayak bastığınız anda Como için biletinizi alın; aksi takdirde uzun kuyruklara maruz kalıp bilet bulamama gibi durumlarla karşılaşabilirsiniz. Bilet fiyatı 14,80 Euro. Bu bilgiyi de verdikten sonra gelelim Como’ya…

Yaklaşık kırk beş dakikalık bir göl yolcuğundan sonra Como’ya vardık ve tahmin ettiğimizden de büyük bu kasabayı, bu kadar bir kısıtlı zaman diliminde nasıl gezeceğimizi düşündük. Sabahtan beri yaptığımız şeyler harikaydı ama tüm bu güzelliklere çok az zaman ayırmıştık. Keşke bir günümüz daha olsaydı dedik, keşke… Çok fazla vaktimiz yoktu ve acıkmıştık. Como büyük olduğu için, not aldığım restoranlara nasıl ulaşım sağlayacağımızı bilemedik ve göl kenarında gözümüze çarpan Lago Food&Co’ya oturduk. Kesinlikle doğru tercihti. İnanılmaz hızlı olan servis, zaman sınırımız varken tam da ihtiyacımız olan şeydi. Lezzet ve dekorasyon inanılmaz iyiydi. Mükellef bir sofradan sonra gözümüzü de doyuracak bir şey yapmak gerekirdi; o da fünikülerle meşhur Brunate’ye çıkmak.  Gişeden biletimizi alıp füniküleri beklemeye başladık. Yedi dakikalık bir yolculuk bizi bekliyordu. Heyecanlanmaya başlamıştım ki, hevesimi kursağımda bırakacak bir sağanak başladı. Yukarıya çıktığımızda ise, yağmur tüm manzarayı kapamıştı bile. Hiçbir şey göremiyor ve deli gibi ıslanıyorduk. Bulduğumuz bir saçağın altında sığındık ve yağmurun dinmesini bekledik ama nafile. Yağmur dinmiyordu. Oysaki daha Brunate’yi gezecektik. Okuduğum bloglarda çok fazla gezilecek bir yeri olmadığı yazılıydı evet ama yine de bu sevimli yeri görmek istiyordum. Bir yandan yağmur, bir yandan serinlik, tüm hevesimizi kaçırmıştı. Biz de daha fazla beklemeden gelen fünikülerle Como’ya geri döndük. Aşağıya indiğimizde yağmur hafiflemiş, ince ince atmaya başlamıştı. İşte o noktada hem yağmurda yürümenin hem de Como’nun tadını çıkarmaya başladık.  Merkeze doğru yürürken, bir anda köşedeki kafede çalan “Joan Osborne”un  “One of Us” şarkısını duyduk ve şarkı bitene kadar yağmurun altında bekledik. Şarkı o anki atmosferle ve Como ile o kadar bütünleşmişti ki, o birkaç dakika unutulmazdı benim için. Şimdi ne zaman bu şarkıyı dinlesem, o köşede, yüzümde çocuksu bir gülümseme ve burnumda toprak kokusuyla ince ince ıslanıyorum.

Şarkı bittikten sonra yürümeye devam ettik. Baktık fazla ıslanıyoruz, hemen bir Flying Tiger Italia mağazasına girip biri yeşil biri pembe pançolardan alıp üzerimize geçirdik ve kimselere aldırış etmeden, Como sokaklarında çocuklar gibi koşturup eğlenmeye başladık. Uzun zamandır bu kadar içten bir kahkaha attığımı hatırlamıyorum. Ne kadar özgür olduğumu iliklerime kadar hissettiğim ve birkaç dakikalığına da olsa çocukluğuma geri döndüğüm için aşırı mutluydum. Seyahat etmeyi bu yüzden seviyorum galiba. Her seyahat, benim özgür ve çocuk yanımı ortaya çıkarıyor çünkü.  Como’da yaşadığım bu duygu karnavalını bir daha yaşar mıyım bilmem, ama buranın yeri bende her zaman ayrı olacak.

Eğlencemiz bittikten sonra, yavaş yavaş akşam olmaya başlamıştı. Milano merkez istasyona dönüş yapacağımız için Como’da ki San Giovanni tren istasyonuna doğru yola koyulduk ve yarım saatte Milano’ya vardık.  Como’da geçirdiğimiz süre boyunca, geçtiğimiz her sokağı, döndüğümüz her köşeyi hafızama kaydettim. Üzerinden aylar geçmesine rağmen, hâlâ yağmurun ıslattığı o Arnavut kaldırımlı sokaklardan geçiyorum sanki.

Kısacası Como, birçok kişiye turistik ve klâsik bir rota gibi görünebilir. Herkese yaşattığı duygu da farklı olabilir. Bana yaşattığı duygular ise yukarıda anlattığım gibi. Umarım sizler de benimle birlikte aynı sokaklarda yürümüş, aynı melodi eşliğinde ıslanmışsınızdır. Bir sonraki seyahatim İtalya’nın hangi şehrine olacak bilmiyorum ama bildiğim tek şey şu: Como, hafızamda ilk günkü tazeliğini hep koruyacak…

PAYLAŞ
Önceki İçerikMavi Gök, Beyaz Yer: Ayder
Sonraki İçerikTopağacı’nın İncisi Borderline Coffee
Elif Yeğenoğlu
Merhaba, ben Elif. Otuzlu yaşlarının başında, ama hala çocuk ruhlu biriyim. Tipik bir ikizler olup, özgürlüğüme asla el sürdürmeyen bir seyahat severim. Sevmek ne kelime, tutkunum tutkun :) Bir de fotoğrafa sevdalıyım. Fotoğraf, benim en büyük meditasyonum. Konuşmayı, dinlemeyi ama en çok da yazmayı severim. Seyahatlerimi dilimden düşürmesem de, en çok yazarken o anlara giderim. Yazılarımda benimle seyahat edebiliyorsa okurlar, işte bu benim en büyük zaferim :) Hayatta sahip olunan en değerli şeyin mal mülk değil, hatıralar olduğuna inanırım. Bu yüzden doya doya gezmek taraftarıyım. Şimdilik full time beyaz yakalı, part time gezginim, ama umarım bir günü bunu tersine çeviririm : ) Her doğum günümde kendime yeni bir seyahat dilerim. Dünya küçük derler ama bence değil. Umarım bir gün tamamını gezerim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here